Recurrence 2: Group Exhibition
Zilberman | Berlin, Heba Y. Amin, Alpin Arda Bağcık, Isaac Chong Wai, Pedro Gómez-Egaña, Zeynep Kayan, Sandra del Pilar ve Simon Wachsmuth'un eserlerini bir araya getiren, küratörlüğünü Lotte Laub'un üstlendiği "Recurrence 2" (Tekerrür 2) adlı sergiyi duyurmaktan mutluluk duyar.
Recurrence (Tekerrür) serisinin ilk edisyonu 19. yüzyıla ait bir temanın, yani doğa ve teknoloji arasındaki gerilimin yeniden ortaya çıkışına odaklanırken, Recurrence 2 tarihe bakış açımızdaki değişimlerin yanı sıra kırılma ve geçiş dönemlerini inceliyor. Sergi, ikiliklerden (evet ya da hayır, yanında ya da karşısında, doğru ya da yanlış) ziyade belirsizlik ve muğlaklığa odaklanıyor; zira gerçeği kavrayabilmek adına onu her zaman basitleştirme eğilimindeyiz, ancak tam da bu eğilim, günümüzde dünya siyasi iklimini yeniden alevlendiren türden çatışma ve kutuplaşmaların çıkış noktasını oluşturuyor.
George Orwell’in 1984 adlı romanında (1948’de tamamlanmıştır), başkarakter Winston Smith, The Times gazetesinin eski makalelerini gözden geçirmek ve onları parti sloganı olan "Geçmişi kontrol eden geleceği de kontrol eder" doğrultusunda mevcut parti çizgisine uyarlamakla görevli olduğu Hakikat Bakanlığı'nda çalışır. Tarih yazımının manipülatif bir şekilde ele alınışı burada açıkça görülmektedir.
Isaac Chong Wai’nin Ne Zaman Yanlışız? Ne Zaman Haklıyız? (When are we wrong? When are we right?) adlı iki resmi, her iki soruyu da tamamlayıcı monokrom arka planlar üzerinde renkli harflerle sunar; sanki makineyle yapılmış gibi sans-serif bir yazı tipiyle, ancak elle uygulanmış akrilik harflerle. İzleyicilere toplumsal bir kolektif olarak hitap ediliyor ve yargılama gücümüz tartışmaya açılıyor. Doğru ve yanlış ya da haklı ve haksız arasındaki ikili karşıtlık, iki değerli mantık ilkesinin (bivalans ilkesi) optik bir illüstrasyonunu sunan tamamlayıcı renklerle destekleniyor. Eser, doğru yargıların veya isabetli kararların koşullarını sorguluyor. Nasıl yargıladığımız ya da karar verdiğimiz tarihsel koşullara mı bağlıdır? Bir zamanlar doğru olan bir şey sonradan yanlış olabilir mi, ya da tam tersi? Bir kararın doğru mu yanlış mı olduğunu geriye dönük olarak değerlendirmek veya önceki yargı ya da karar verme kriterlerini gözden kaçırmak mümkün müdür? Bir toplumun tarih anlayışı, gözlemlenen olay ve gelişmelerin geçici bir seçkisine mi bağlıdır? Yoksa gerçeklik algımızda fark ettirmeden manipüle mi ediliyoruz? Bir hikâye basında ve daha sonra tarih yazımında kendi imgesini nasıl bulur? Bu sorular, sergi boyunca karşımıza çıkan ana temaları oluşturuyor.
Simon Wachsmuth'un geniş bir kaligrafi keçeli kalemi kullanarak küçük siyah kare dizileriyle doldurduğu ve uzun bir masanın üzerine açtığı rulo kâğıt, parşömenleri, rulo resimleri ya da montaj hattı çalışmalarını anımsatabilir. Bu; bir yanda bireysel sanat eserleri ve bağımsız jestler, diğer yanda ise tekrar, serilik ilkesi, ekonomi ve verimlilik arasındaki denge ile ilgilidir. Bu eserin adı olan Kopyalama Üzerine (Of Copying), matematikçi, filozof ve makine mühendisi Charles Babbage'ın 1832 tarihli Makine ve İmalatların Ekonomisi Üzerine adlı kitabından alınmıştır. Wachsmuth'un üç fotoğraf çalışması, Kopyalama Üzerine ile birlikte sergileniyor ve 8. ve 9. yüzyıl ikonoklazmasına (putkırıcılık) atıfta bulunarak yüzleri kazınmış (Kapadokya'dan) figüratif Bizans fresklerini gösteriyor. Hem Kopyalama Üzerine hem de Diyalog Formunda (In Dialogue Form) adlı eserler, basit bir jestin nasıl maksimum etki yaratabileceğini, buluntu malzemenin tekrarı veya silinmesi yoluyla etkinin artırılmasını, yapım ve yıkımın ikiliğini, dolayısıyla tarihsel ilerleyişin ve tarih yazımının iki hareketini açıkça gösteriyor.
Siyah ve beyazın ikiliğinin yanı sıra serilik, Zeynep Kayan'ın siyahlar içinde eğilmiş bir kişiyi gösteren küçük formatlı video karelerinden oluşan Yalıtkan III (Insulator III) adlı çalışmasında yeniden karşımıza çıkıyor. Arka plan, her sırada dört adet olmak üzere, farklı parlaklık seviyelerindeki hafif kavisli iki sıra kartondan oluşuyor. Birbirini izleyen her imgede, serinin geri kalanından ayrı duran son imgede figür kaybolana ve arka planda bir açıklık görünür hale gelene kadar, hem ön plandaki figürün eğilişinde hem de arka planın bir bölümünde küçük farklılıklar görülüyor. Bu son imge seriye bir varış noktası, bir çıkış yolu ve dolayısıyla bir hikâye kazandırıyor. Seri, sonundan itibaren yepyeni bir yoruma kavuşuyor.
Heba Y. Amin’in Mimari Olmayan Çizimler (Non Architectural Renderings) adlı çalışması, neredeyse soyut çizimlere indirgenmiş kentsel ve endüstriyel mimarileri ele alıyor. Amin, Kahire gibi büyük şehirleri ve çevresindeki yerleşim yerlerini çıkış noktası olarak alarak terk edilmiş mekânlar izlenimi yaratıyor. Keskin bir siyah-beyaz kontrastı içindeki düşen çizgiler, yüzeyler, ışık ve gölgeler, aynı zamanda 1920'lerin film mimarilerini (örneğin Metropolis'i) anımsatıyor. Bunlar sadece bir mekân sağlamakla kalmıyor; dışavurumcu üslup araçlarının yeniden kullanımı yoluyla, geçmişten beslenen gelecek vizyonlarını ve korkularını tasvir ediyormuş gibi görünen rüya benzeri imgeleri de şekillendiriyorlar.
Sandra del Pilar, müdahalelerinde izleyicide günümüze dair izlenimler uyandıran (18. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar uzanan) eski gravür ve ahşap baskılara yöneliyor. Sanatçı, çağdaş unsurları tarihi tasvirlere dahil ederek, yorumlamaya alışılmadık yönler katıyor ve tasvirlere orijinal eserlerin üretildiği dönemde öngörülemeyen bir gelecek kazandırıyor. Örneğin, Strazburg'daki eski İmparatorluk Sarayı'nın balo salonunu gösteren eski bir gravürün ortasına bir Lenin heykelinin başını çiziyor. Bu saray (bugünkü adıyla Ren Sarayı), Kaiser I. Wilhelm için, I. Dünya Savaşı'ndan sonra yeniden Fransa'ya kaybedilen bir bölge olan Alsace-Lorraine'in Alman İmparatorluğu'na ilhakını kutlamak amacıyla inşa edilmişti. Ekim Devrimi'nin 51. yıldönümünü kutlamak ve Alman-Sovyet dostluğunun bir sembolü olarak 1968'de Doğu Berlin'e dikilen Lenin anıtı ise, 1991'de Demokratik Almanya Cumhuriyeti'nin çöküşünün ardından yıkılmış; ancak heykelin baş kısmı Berlin-Köpenick yakınlarına gömülmüş, 2015'te sergilenmek üzere topraktan çıkarılmış ve Berlin-Spandau'ya götürülmüştü. Sanatçı, bu Lenin heykelinin başını taşıma halatlarıyla birlikte balo salonuna çizerek değişen tarihsel değerlendirmelerin karşılaştırılabilirliğini gözler önüne seriyor: kazanılan ve kaybedilen topraklar (Alman İmparatorluğu için Alsace-Lorraine, Sovyetler Birliği için Doğu Almanya), yöneticilerin yüceltilmesi ve reddedilmesi (Alman İmparatorları I. ve II. Wilhelm ile Sovyetler Birliği'nin kurucusu Lenin). del Pilar bunu yaparken, tarih yazımının kurgusal niteliği ve izleme alışkanlıklarının koşullandırılması konusunda bir farkındalık yaratıyor.
Alpin Arda Bağcık, olayların imgeye dönüşmesi konusunu ve bu imgelerin mekândaki yayılımlarına bağlı olarak değişen yorumlarını inceliyor. Sanatçı kitabı Diazem'de, bir basın görseline dayanan orijinal bir resmi, birbirini izleyen her sayfada giderek daha az netlikte çoğaltan bir baskı tekniği uyguluyor. Her imge ne kadar eksik hale gelirse, tıpkı psikolojik değerlendirmelerdeki mürekkep lekesi testlerinde veya bölük pörçük haberlerin komplo teorileriyle birbirine bağlanmasında olduğu gibi, onlara o kadar çok anlam yüklüyoruz.
Daha büyük bir serinin (Mitre Marrows) parçası olan üç çiziminde Pedro Gómez-Egaña, otomatların tarihini ele alıyor. İlk otomatlardan biri olan Jacques de Vaucanson'un 1739 tarihli Sindiren Ördek'i (Digesting Duck), görünüşte yiyecekleri sindirebilen bir ördekti. Otomat bağımsız hareket edebilse de sindirim kısmı bir aldatmacadan ibaretti; ancak insanlar bir makinenin böylesine gerçekçi yaşam özelliklerine sahip olması fikrine bayılmışlardı. Bir başka çizim, flört uygulaması Grindr'daki bir konuşmadan alınmış bir metni gösteriyor. Şiir yazabilen ancak satır sonlarında kesme/boşluk yapamayan bir otomatın üslubuyla, el yazısıyla yazılmış. Böylesine mahrem bir konuşmanın bir otomata yönelik olması ironiktir. Üçüncü çizim Erkek Kardeş Kız Kardeş 2 (Brother Sister 2), biyolojik veya insani süreçleri taklit ettikleri ölçüde otomatlara aile bağları atfetme fikriyle oynuyor. Otomatlar tarafından taklit edilebilen insan davranışlarına ve insanın otomatlar tarafından temsil edilme arzusuna ironik bir ışık tutuluyor.
Tarihsel olayların ve onların yeniden yorumlanmasının tekerrürü, benzer motiflerin seriler şeklindeki tekerrürü, bağlamları vurgulamak için üslupsal unsurların tekerrürü veya yaşamın tekrar eden tezahürlerinin makine temelli taklidi... İşte bunlar serginin temel unsurlarını oluşturuyor. Toplumların ne zaman doğru yolda olup ne zaman olmadıkları ise, Recurrence 2 izleyicilerinin vereceği bir karara bırakılıyor.
Metin: Lotte Laub
Daha fazla bilgi için lütfen iletişime geçiniz: berlin@zilbermangallery.com
