Im Heimweh ist ein blauer Saal : Group Exhibition
Zilberman–Berlin, Else Lasker-Schüler, Herta Müller, Heba Y. Amin ve Maja Bajević'in eserlerini bir araya getiren, küratörlüğünü Zentrum für verfolgte Künste direktörü Jürgen Kaumkötter'in üstlendiği Im Heimweh ist ein blauer Saal (Gurbette Mavi Bir Salon Var) adlı karma sergiyi duyurmaktan mutluluk duyar. Açılış 20 Şubat günü saat 18:00'de, basın ön izlemesi ise aynı gün saat 11:00'de gerçekleşecektir.
“Evimde mavi bir piyanom var
Ama tek bir nota bile çalamam.
Bodrum kapısının gölgesinde durur öylece
Dünya vahşileştiğinden beri.”
Avangart sanatçı, şair ve oyun yazarı Else Lasker-Schüler’in (1869-1945) sürgündeyken kaleme aldığı “Mavi Piyanom” adlı şiirinde, imkansız bir eve duyulan özlemle karşılaşırız. Berlin’de nüfuzlu bir figür olan Lasker-Schüler, SA’nın (Hitler partisinin paramiliter örgütü) saldırısına uğradıktan sonra önce İsviçre’ye, ardından Kudüs’e (Filistin) kaçtı. Sanatçının üretiminde metin ve imge tek bir vücut olarak birleşir; mistisizm, din, oryantalizm (!) ve özlemle oynar. Gündelik hayatta da sürdürdüğü çeşitli alter egoları (Prens Yusuf gibi) aracılığıyla gerçekleştirdiği performanslarla sanatçı, toplumsal normları ve toplumsal cinsiyet kalıplarını ironik bir oyunla altüst etmiştir.
Alman dışavurumculuğunun en güçlü kadın figürlerinden birine ithaf edilen sergi; sürgün, yerinden edilme, özlem, sansür ve iktidar pratikleri gibi bazı karmaşık politik ve toplumsal gerçeklikleri ele alıyor. Sergide yer alan sanatçıların yapıtlarının merkezinde, toplumsal cinsiyet ve iktidar eksenindeki kritik tartışmalarla etkileşime giren metin ve araştırma unsurları yer alıyor.
Lasker-Schüler’in 1920’lerde ürettiği otobiyografik nitelikteki altı çizimde, onun hayal dünyasından karakterlerle karşılaşırız. Sürgünde yoksul bir sanatçı olarak yaşadığı hayatın zorluklarına rağmen, bu çizimlerde umut belirgindir. Bu altı çizime bir yansıma olarak, 2009 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Herta Müller, 1980’lerden bu yana kelime kolajları üretiyor; her iki sanatçı da ataerkil yapılara karşı verdikleri çetin mücadelelerle tanınıyor. Müller, işkence ve zulmü anlattığı gerçekçi kitaplarına kıyasla kolajlarında daha farklı ve metaforik bir yaklaşım ortaya koyuyor; tıpkı şu cümlenin yer aldığı kolajda olduğu gibi: "rüzgâr süt kadar taze balçık kadar eski geldi uysallaştı ve içimden bana baktı."
Yerleşik şiddet yapılarına karşı başka bir bakış açısı sunan Kahire doğumlu sanatçı Heba Y. Amin, optik araçların istilacı bakışı üzerinden kolonyal (sömürgeci) imgelem kırılgan bedenleri nasıl nesneleştirdiğini araştırıyor. Sanatçının yapıtları, arazi ölçüm yöntemleri ve gözetleme sistemleri aracılığıyla tahakküm ve kontrol mekanizmalarını çağrıştırıyor. Amin, hâlâ devam eden "German Landscapes by Night" (Geceleyin Alman Manzaraları, 2019-) adlı fotoğraf serisinde, Afrika’dan gelen bir arazi ölçümcüsünün (sanatçının kendisi) geceleyin optik cihazlarla Alman manzaralarını değerlendirdiği ve haritalandırdığı bir senaryoyu canlandırıyor. Çoğunlukla Küresel Güney’deki sivillere karşı kullanılan teknolojilerin ve silahların kullanımı yoluyla, hâlâ varlığını sürdüren sömürü yapılarını açığa çıkarmak için kolonyal taktiklerden ödünç alıyor.
Saraybosna doğumlu (Eski Yugoslavya) sanatçı Maja Bajević’in eserleri hakikat, kimlik ve vatan fikri üzerine odaklanıyor. "How do you want to be governed?" (Nasıl yönetilmek istersiniz?, 2009) adlı video, sürekli ve şiddetli bir şekilde dürtülen ve itilen sessiz bir kadını tasvir ediyor. Dış ses, tekrar tekrar imkansız bir soru soruyor: Nasıl yönetilmek istersiniz? İktidar ilişkileri ve bunların absürtlüğü üzerine düşünürken Bajević’in bu çalışması, kelimelerin birer baskı aracı olarak kullanımını vurguluyor. Raša Todosijević’in "Was ist Kunst?" (Sanat Nedir?, 1976) adlı yapıtına bir saygı duruşu niteliğindeki bu eser, yönetilen bir toplumda sanatçıların güvencesiz karakterler olarak konumlarını ele alıyor. Else Lasker-Schüler’in göğüs germek zorunda kaldığı yoksulluğu ve evsizliği hatırlatan Bajević’in çalışması, bize o zehirli gerçeği hatırlatıyor: Çok az şey değişti ve bizler hâlâ acımasız bir hegemonik sistemin hedefiyiz.
